top of page

Terapide Kolonizasyon(!)

  • uysalyuksek
  • 14 Mar
  • 2 dakikada okunur

Kolonizasyon tarihsel olarak bir gücün başka bir toprağa yerleşmesi ve o alan üzerinde egemenlik kurması anlamına gelir. Kolonize eden güç yalnızca fiziksel olarak yerleşmez; aynı zamanda o alanı adlandırır, kategorize eder. Böylece yalnızca toprak değil, adlandırma hakkı da ele geçirilmiş olur. Bu kavramı bir metafor olarak terapi alanı içerisinde de düşünebiliriz. Klinik düzlemde kolonizasyon, analistin teorik bilgisinin, analizanın özgün dilsel alanını işgal etmesi olarak ifade edilebilir.


Modern psikoterapi pratiklerinde, öznenin muğlak ve parçalı anlatısını hızla "toksik ilişki", "narsistik örüntü" gibi kavram sistemlerine veya "travma sonrası stres bozukluğu" gibi tanısal etiketlere yerleştirme eğilimi hâkimdir. Bu sistem ve etiketler insanların deneyimlerini belirli şekillerde okumaya zorlar. Adlandırma düşünmeyi kolaylaştırabilir; fakat aynı zamanda söylemi belirli bir anlam alanına sabitleyerek öznenin kendi söyleminin hareketini durdurma riskini taşır.


Lacan “Analist yalnızca kendisinden yetki alır.” derken analistin keyfi yorum yapabileceğini kastetmiyordu (Lacan, 1967). Aksine, analizin hazır bilgiye veya kuramsal dogmaya dayanamayacağını vurguluyordu. Bu perspektifte analistin işlevi, analizanın deneyimini açıklamak değil, öznenin söyleminin ortaya çıkabileceği alanı korumak ve o alanı genişletebilmektir. Analist, öznenin söyleminde ortaya çıkan kaymaları, sürçmeleri, boşlukları ve tekrarları takip eden bir aracı konumunda kalmaya çalışır. Yorum ise söylemi kapatan ve boğan bir açıklama olmaktan ziyade; onu yeniden harekete geçiren bir müdahale niteliği taşır. Yaratılan bu alan/boşluk ve analistin kuramsal konfor alanından geri çekilebilmesi, öznenin söyleminde ortaya çıkan düğümlerin gevşemesine imkân verebilir.


Ayrıca psikanaliz sadece ana akım psikoterapi ve psikiyatriye karşı değil, bizzat kendi teorisine karşı da eleştirel mesafeyi koruyabilmelidir. Analizan tarafından getirilen ham malzemenin analitik kavramlar tarafından yutulması, teorinin bizzat kendisini bir klinik 'kolonizasyon' aygıtına dönüştürebilir. Eğer analist, analizanın sözünü dinlemek yerine kendi zihnindeki kuramsal yankıları dinliyorsa, orada artık iki özne arasındaki bir karşılaşmadan değil, teorinin kendi kendine konuşmasından söz edilebilir. Bunun önüne geçebilmek, öznenin kendi tekilliğini inşa edebileceği alanı korurken, bilgiyi işlevsel bir vazgeçiş nesnesi olarak konumlandırmak ile mümkün olabilir.


Günümüz dünyasında bilgiye erişim anlık ve algoritmalar yoluyla önümüze düşen sayısız bilgi biçiminde olurken; bu sonsuz açıklama denizinde, özne kendi içsel derinliğinden uzaklaşarak dışarıdan gelen hazır cevapların konforuna sığınabilmektedir. Böylesi bir çağda, analitik alan; bilginin gürültüsünü askıya alarak o zorunlu boşluğu, yani öznenin kendi arzusuyla yüzleşebileceği sessizliği titizlikle korumaya çalışabilmelidir.


 
 
 

Yorumlar


bottom of page